Kategoriler
Köşe Yazılarım

Ben Ne Miyim?

Şimdi size siyaset yapacağım:
Esasında sabahtan akşama kadar hastanede yaptığımız “şeyi” yazıya aktaracağım 

1980 sonrasında doğdum,
Susam sokağı ile büyüdüm,
Her gece İstiklal marşıyla bayrağı göndere çektim!
Sabahları “andımız” ile uyandım!
Pizza’yı ninja kaplumbağalardan,
Gölgelerin gücünün ne demek olduğunu He-Man’den öğrendim!
Önce alışveriş sonra fiş diye mahalle esnafının anasını ağlattım,
Silahlı kuvvetler saatinde ne yenilmez ordumuz varmış diye gururlandım!
Babam güneydoğuda askerken,
şehit mi, gazi mi diye televizyon başından ayrılmadım!
Kürtlerin de bizim insamız olduğunu, son on yıla kadar hiç anlamadım!
Çocuktum işte anlayın!
Ama suçlu ben değildim!

Bugüne kadar ne bir siyasi partiye üye oldum,
Ne de faaliyetlerine katıldım!
Kendimi ifade eden siyasi bir toplam ise hiçbir zaman bulamadım,
Bulamayınca da anlaşılmadım!

Asistan hekim grevleri organize ettim komünist sayıldım, sanıldım!
Grevleri SES pankartı altında yaptım, ama hiç SES’e üye olmadım!
Cuma’ya namaza gittim, ama hiç kökten dinci olmadım,
Anıtkabir’e her gidişimde ağlar, bildiğim duaları onun ruhuna yollarım!
Ama Atatürk resminin arkasına hiç mi hiç sığınmadım!

Bir sürü Bakan, Milletvekili tanıdım, diyalog kurdum; yandaş sayıldım!
Bilmezler ki neler konuştum, nelere sustum!
Genç hekimler için “harbiden” mücadelede bulundum!
İfade özgürlüğünü savunan “solcu” arkadaşlar bana sosyal medyada hakaretler savururken,
Kendilerini baş belası olarak tanımlamadım!
Özgürlük için onlarla “Geziye” çıktım,
Bu böyle olmaz dedim,
Bu sefer “sağcı” arkadaşlardan gol yedim!

Ama kusura bakmayın, benim adım Özgür!
adım gibi özgür olmalıyım!
Hepinizin canı sağolsun be kardeşler,
Ben hepinizi seviyorum!
Siz sevmeseniz bile!
Sadece şunu istiyorum:
Dürüst olun!
ve şunu unutmayın:

Umarım bir gün hakkın ve hukukun sola,
Allah’ın, vatanın ve bayrağın sağa ait olmadığını anlarsınız da,
Hep beraber daha mutlu ve mesut yaşarız!

Şimdi uyanma vakti!
Birlik olalım, tek doğrunun olmadığını lütfen artık anlayalım!
Ben ne miyim?
Ne bileyim?


Kategoriler
Köşe Yazılarım

O İlginç Diyalog

Bir hastam oldu bugün…

Tıp fakültesi,

Şivesi “batıya” uzak,

dördüncü sınıf öğrencisi.

“niye geldin ki buraya, okuldaki hocalarına gitsene” dedim.

Sert de çıkıştım aslında…

Sustu ve üzgün bir sesle cevap verdi:

“Ağabey ben yeşil kartlıyım da, ondan buraya geldim”

x x x

Konuşmuş hocalarıyla,

“Olmaz burada” demişler…

“Nasıl yani?” dedim,

Sen hekim olacağın hastanede,

Muayene olamıyor musun yani?

“Evet” dedi…

x x x

Dedim ki sen yirmi yedi yaşındasın,

Sınıfta mı kaldın?

“Hayır, ağabey” dedi.

“Okulumuzu yaktılar, o yüzden bu kadar geç kaldım”

Sormadım kim yaktı diye,

Ne de olsa ateş düştüğü yeri yakar.

x x x

İlkokulu ara vere vere okumuş…

Vazgeçmemiş, çabalamış, başarmış!

“Ne uzmanı olacaksın” dedim.

“Hekim! olacağım ağabey” dedi.

x x x

İçimden dedim ki:

Umarım sen de bir gün hoca olursun,

Vatandaşını mağdur etmeyen sağlık sistemini de,

Biz kurarız!

Ben de bir zamanlar mağdurdum.

Yazıklar olsun!

Kategoriler
Köşe Yazılarım

Ananın ak sütü gibi helal

Ülkemiz tıp fakültelerinden mezun her hekim devlet hizmet yükümlüsü; diğer bir deyişle mecburi hizmet tutsağı. Bu tutsaklığın en dramatik yanı, onların bu tutukluluğa sebep olacak hiçbir suç işlememiş olmaları. Parçalanan aileler, büyük şehirlerde kalmak için yapılan “istenmeyen” evlilikler ve ana-babasız büyüyen bebelerin tüm sorumlusu bu kanun.

Biz bunları söylediğimizde şöyle tepkiler alıyoruz; asker de, polis de, hakim de mecburi hizmet yapıyor.

İyi de güzel kardeşim; itirazım var!

Ben asker ve polis gibi okurken sigortalı değildim; öğrenci maaşı hiç maaş almadım! Şifa dağıtma yolunda ilerlerken, sağlık güvencem bile olmadı; tıp kitaplarıma ise kimse beş beş para saymadı!

Gelelim hakim ve savcılara. Hukuk fakültesi mezunu olup, diploması olmayan hukukçu var mı? Sıkıysa olmasın. Sonuna kadar üstüne giderler!!!

Diplomalı hukukçulardan; hakim ya da savcı olmak isteyenler, altını çiziyorum “olmak isteyenler” mecburi hizmete tabiler. Yani isteyenler!

Ancak durum biz de farklı! Biz herhangi bir seçenek sunulmadan direk mecburi hizmete tabiyiz. Biz devlet memuru olmak istedik mi? Belki manav açacağım ya da devlette çalışmak istemiyorum? Olamaz mı? Ben devlet memuru olmayı seçmedim ki! Zorla devlet memuru yapıldım. O zaman ortada bir hukuksuzluk yok mu?

x x x

Kısacası mecburi hizmet yükümlüleri seçmedikleri bir yola sokuldular…

Hayatları, aileleri ve de gelecekleri ipotek altına alındı. Bu durum hukuksuzdur. Neden?

Mevcut anayasamızdan ilerleyelim;

Madde 48 der ki “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir”

Ben bir hekim olarak dilediğim alanda çalışamıyor ve yapmadığım sözleşmeye tabi tutuluyorum. Özel teşebbüs hakkım ise kısıtlanıyor.

Madde 41 der ki “Aile Türk toplumunun temelidir. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ve uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar.”

Peki; istenmeyen mecburi hizmet uğruna, ailesi parçalananlara ne demeli? Bunun neresi demokrasi, adalet ya da hukuk?

x x x

Ülkenin bir kısmında doktor açığı olabilir. Kabul ediyorum. Ancak bunun yolu, bu insanların boynuna tasma takıp, koyun gibi istediğiniz yere sürmekten geçmemektedir. Gidin Avustralya’yı ya da Kanada’yı inceleyin. Oturmayın Ankara’da.

Eğer serbest piyasa ekonomisinden bahsediyorsak, imkansız yerlere imkan götürenlere madden ve manen karşılığını verin.

Genç hekimler daha fazla demokrasi, daha fazla hürriyet istiyor. Devletin kendilerine sahip çıkmasını arzu ediyor.

Peki devlet nedir?

Devlet bir toplum sözleşmesidir.

Devlet neden kurulur?

Devlet, bireylerin ortak çıkarlarını korumak, adaleti sağlamak ve o toprağın üzerindekileri kucaklamak için kurulur.

Devlet birini kucaklar, diğerini dışlarsa ne olur?

Anarşi olur, kaos olur…

Bugün Türkiye’de yaşayan genç hekimler, devletle olan toplumsal sözleşmenin bir tarafı ise, hakkı olan adaleti istemek de, analarının ak sütü gibi helal!

Bu yazıya hem fikirsen lütfen bize twitter’dan destek ol:


Kategoriler
Köşe Yazılarım

İster miydin yeniden çocuk olmak?

Küçük kırmızı Türk Bayrakları’nın süslediği sınıfları doldurmak,

El işi kağıtlarından rengarenk dünyalar kurmak,

Pastel boya kokusunu içinize çeke çeke solumak?

Andımızı okumak,

Mustafa Kemal’in 81’de doğup,

Atatürk’ün hiç ölmediğine inanmak?

Plastik top niyetine ezilmiş kola kutuları ile maç yapmak,

Tek kanaldan susam sokağı izlemek,

Ninja kaplumbağlarla pizza yemek?

Kırtasiyeye gitmek,

Postaneye gitmek,

Köy gezilerine gitmek,

Radyasyonlu fıstık yiyip,

üzerine dağıtılan sütü içmek!

ilk defa 23 Nisan’da,

kısa kollu önlük giymek.

Okuma bayramında doktor olmak.

Sonra da gerçekten doktor olmak.

Hayal kurmak.

Kurduğun hayallerde ölmek.

İster miydin?

Şimdi 23 Nisan ne ki?

Yine de kutlu olsun!


Kategoriler
Köşe Yazılarım

Sadaka Taşı

Muhteşem Süleyman’ın ustalık eseridir Selimiye… 

O kadar muhteşemdir ki, anlatmakla bitiremezsiniz. O muhteşemliğin içindeki “küçük ayrıntı” esasında daha da muhteşemdir: “Sadaka Taşı”. 

Yatsı namazından sonra, durumu müsait olanlar “Sadaka Taşı’nın” üzerine evvel vakit birkaç akçe koyar; ihtiyacı olanlar da “ihtiyacı kadar” o taştan sadaka alırmış. Bu “alışveriş” ise gecenin çöktüğü; kimsenin kimseyi görmediği, zifiri karanlıkta yapılırmış. Alan el, veren eli görmezmiş.

Aradan yıllar yıllar geçmiş… 

Genç bir kanser hastası, Selimiye Cami’sine çıkagelmiş.

Tam da “Sadaka Taşı” önünde;

Tası yakmış*, feryat etmiş… 

Derdi varmış, derman istemiş… 

Kızcağızın üzerine atlayan korumalara mı üzülsek, eline tutuşturulan liralara mı, bilemiyorum…

Ama tıp fakültesi okurken “sosyal güvencesi olmayan” bir hekim olarak şunu çok iyi biliyorum:

Nerde boynu bükük bir garip görsen 
Hor görme kim bilir ne derdi vardır 
O garip halinde ne sırlar gizli 
Onu bu hallere bir koyan vardır 

Şimdi sosyal güvencesi olmayıp “bana beni anlatan tüm hastalarıma” benim yaşadıklarımı yaşamasınlar diye gönül gözüyle bakıyorum.

Hiçbir şey beklemeden!

Allah kimseyi güvencesiz, çaresiz ve sıhhatsiz bırakmasın.

Devlet hizmeti ile yükümlü kılındığım yıllarda; devletin tıp fakültesi okuyan evladına olan yükümlülüğünü yerine getirememesi ne kadar acı ise; dün Selimiye’de yaşanan olay benim için bir o kadar acıdır.

Belki hepsi birbirinden farklı durumlardır ama, özü hep aynıdır!

Selimiye’nin arasta (çarşı) yönündeki “savaş izleri” halen daha durur. Tamir edilmesi de, bizzat Mustafa Kemal tarafından yasaklanmıştır.

Neden mi?

“Bize saldıran düşmanların dinimize nasıl kastedebileceğini, gelecek kuşaklar görsün diye.”

Yorum yok.

Yorum yok.

Alan el, veren eli görmemeli.

Devlet, vatandaşından ürkmemeli.

*Osmanlı İmparatorluğu zamanında, derdi olan ancak hiçbir şekilde bu derdi çözülemeyen vatandaş, son çare olarak kayıkları ile Haliç’e kürek çeker, başlarının üzerine tas koyup; içinde dilekçelerini yakarmış. Bunu gören Padişah, vatandaşı huzuruna çağırır, derdinin çözülmesi için derhal vezirlere emir verirmiş.